29 Ocak 2018 Pazartesi

DÖNGÜ


           Kısır bir döngüde hissettiğiniz zamanlar oldu mu veyahut uğraşmaktan yorgun düştüğünüz zorunluluklar... Zaman hızla akıp giderken neresinden tutmaya; yakalamaya çalışırsak çalışalım bir yerlerde durduğumuz yere çakılı kalıyoruz. Hata yapmaktan korkanlar için adım atamaz derler. Bu yüzeysel bir düşünce gibi gelse de bazen adım atmak için bir adım ve bir adım ileri yerine iki geri bir ileri yol almak gerekebilir. Bu hafta sonu bunu anladım. İşin özü alışkanlıklar iyi bir  savunma mekanizması olsa da yeniliğe kucak açmaktan kaçınmamalıyız.
     Shiseido intensive anti spot serum yılbaşı indiriminden aldığım bir üründü. Boyner indirimi ile her 300 TL lik alışverişe 100 TL indirim gibi bir kampanyası vardı. Yüz lazeri sonrası cildinizdeki durumu korumak istiyorsunuz. İtiraf etmeliyim ki yüz lazeri sonrası krem konusunda biraz daha hassaslaştım. Bir ara lazer konusunu da ayrıntılı olarak anlatmak istiyorum. Shideido ürünleri; ününü fazlasıyla duyduğum gerçekten kaliteli, kişi memnuniyeti olan ürünler olarak kendini kanıtlamış. Ben de ilk kez bu ürünü kullanma fırsatı buldum. 429 TL olan fiyatının yanı sıra ayrıca 100 TL lik bir indirimi daha vardı söylemeyi unuttum. 300 TL sonrası 100 TL indirim artı hediye çeki. Pahalı bir ürün , muadil olarak daha farklı ürünler arayışında da bulunacağım ancak belirtmeliyim ki cilt tonumu eşitledi. Leke kremleri arasında bu özelliğine hemen bir artı koymalıyım. Hatta cilt tonumda açılma da hissettim. Bu ürünü ablamla ortaklaşa kullanıyoruz. Aslında iyi de oluyor iki farklı cilt tipindeki değişimleri aktarma fırsatı buluyorum. Cilt tonunda açılma onunda belirttiği özellikler arasında. Ben lazer sonrası cildimdeki reaksiyonları minimuma indirmek için kimi zaman sivilce sonrası geçen süreçte kalan sivilce lekesi olabiliyor bu durum için kullanmak amacım; temiz ve ferah bir cilt. Ablamın ise çilli bir cilt yapısı var. Bazı bölümlerinde cildinin lekelenmeleri olan bir yüz. Lekeler üzerinde gözle görünür bir durumu yakalayamadığını belirtti. Yani o şuan nötral bir yaklaşımda.
Bize danışmanlık yapan bayan kesinlikle cilde zarar vermediğini güneş koruma faktörü ile cildi koruduğunu belirtmişti. Bu yönü bana BB ve CC kremleri hatırlatsa da problemleri yoğun olmayan cilt muhafazası yapmak isteyenler için güzel bir ürün.
             
                  Yorumlarınızı bekliyorum....

25 Ocak 2018 Perşembe

FAVORİLER





Kış mevsimi soğuk olmanın ötesinde oldukça soğuk. Beklenen yağmurlar, karlar geç de olsa acısını çıkarmakta sanki. Bu ara hep evde olsam da geçen hafta hemen hemen her gün dışardaydım. Haftanın sonunda not almıştım. "Kullandığım ürünleri paylaşmalıyım notu."Eklips allık fırçasını uzun zamandır kullanıyorum. Büyük markaların muadili olabilir mi emin değilim ancak ben çok memnumum. Özellikle indirim zamanı alınıp günlük kullanım için oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Diğer oval fırça içinde aynı düşüncedeyim. Sünger emiliminden dolayı kimi zaman elimle uygulama yapmak zorunda kalsam da pratik kullanımı ile bu oval fırça da benim için sevdiğim ürünler arasına girdi.




FRAT BOY BALM allık öncesinde alıp kullandığım ve memnun kaldığım için yeniden aldığım bir ürün oldu. Pigmentasyonu oldukça iyi olması dolayısıyla yoğun kullanmama gerek kalmadan orantılı bir şekilde kullanımla tatlı bir renk çıkıyor ortaya :)



Pembe ile şeftali karışımı ; güzel ben buradayım yerine mat bir duruşu olan bu rengi sevdim.  Doğal, bir sıcak renk vermekte..
Bu ara yeni ürünler arayışındayım. Değiştirmek istediğim alışkanlıklarım; ürünler, izlemek istediğim filmler, okumak istediğim kitaplar ve girmem gereken sınavlarla güzel geçmesini umut ettiğim bir yıl  varken bir yerden başlamalıyım değil mi!

Hafta okunmuş kitaplar ve izlenmiş filmlerle geçmekte. Umarım o yazılarımı da okursunuz yorumlarınızı bekliyorum. :)

22 Ocak 2018 Pazartesi

DENEME 1-2


DÜŞ DAMLACIKLARI
                                   
         Mucizeler beklenmeyendir. Asla fark edilmeyen… İşin gerçeği; mucizenin tanımını yapmaktan fazlasıyla uzaktayim. Çok uzakta… Bir düş mesafesinin gerçekliğine sıkışmış gibiyim. Gözlerimi kapatıp hayal etmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki. Kendimi bir mucizeni derinliğinde  hissetmeyeli… Uzaklardaki düşleri yakın hissetmeyeli. Mutluluğun nasıl bir his olduğunu. Mutluluk tanımı yapılabilen elle tutulur gözle görülür bir şey miydi? Bilmiyorum. Bildiğim ise;
       Mutluluk küçücük bir çocuğun gözlerindeydi. Kimi zaman rüyalarımda gördüğüm bir çocuktu mutluluk. Benim çocukluğumdu. Ellerini uzatmış bekliyordu sanki. Buraya kadar… Gerisi koca bir anı denizi… Gel-gitleri olan o denizde kendimi bulmaya çalışırken rastlamıştım, küçük kıza. Beni sımsıkı tutmaya çalışıyordu, bense ona ellerimi uzatmaya. Benim ellerimi tutmasını öylesine içten diliyordum ki.
       Bir düşün içinde var oluyorum.  Kaç yaşımda olduğumu hatırlayamayacak kadar küçüğüm. Koca dünyada ufacık bir benlik. Simsiyah bukleli ilkbahar toprağı gözlü kız ellerinde dört-beş balon deniz kenarında koşuşturuyor. Dedem… Ardımdan gücü yettiğince koşturuyor. Sonunda pes edip kahkahalarla beni izliyor. Mutluyuz. Yetiyor dört-beş balon ve delicesine koşmak. Koşmak mı o zaman daha güzeldi yoksa yaşanılan o kısacık mutluluk dolu anlar mı? Bilemedim. Bilememek canımı acıtıyor ve şimdi bir doğum günü gecesi… Gidiyorum. Tam tamına 25 yaşındayım. Saat 12’yi geçti. 16 Haziran 1990 yılı doğumlu bir genç kız 25 yaşının özel olması dileğini en özel yerinde saklı hazinesinde kutlamaya, hüznüne doğru yol alıyor. Ne bulmayı umut ediyorum bilmiyorum. Ne aramalı ki ne bulmalıyım?
       Büyümenin en kötü yanını buldum belki de. Ve gitmemin sebebi bu değil mi? Sebebini dile getirmekten korksam dahi konuşmalıyım. Mutluluğumun üzerinde kaç yaz geçti diye saymayı bırakıp itiraf etmeliyim. O koşan kız ben olmalıyım. Simsiyah saçlarıyla rüzgara savrulan elbisesini düzelten, özlemle canı acıyan. Özlem… Kalanlar acı çektiğini söyler. Oysa giden en büyük acıyı yaşayandır. Üniversiteyi kazandığımda dedem kimsenin görmeyeceği bir yerde elime sandık tutuşturup gerçekten yalnız hissettiğinde bu sandığı aç demişti. Gerçekten yalnız… Boynumdaki anahtarı sadece bir kere açmak için çıkardım. Ağlayarak kapattığım sandığın kapağını bir daha açmadım. Şimdi doğum günümde yalnız olmamak dileğiyle çocukluk kahkahamın kalabalığını bıraktığım yere gidiyorum. 25 yaşımda mutluluklarıma virgül koymaya gidiyorum. Gözlerimin önünde tek bir resim ellerime balonlar mavi elbisemle koşturuyorum. Dedem bana gülümsüyor. Kollarını uzatmış beni bekliyor ve ben küçücük bir çocuk oluyorum. Biliyorum bu yolculuk hüznün labirentlerinde olacak. Bir karanlık ve bir aydınlık göreceğim. Gün ışırken geçtiğim şehirlerin ışıkları söndürülecek. Bir hayal deryasında şehirlerin ışıkları söndürülecek. Bir hayal deryasında kaç ev, kaç hayatı geride bırakacağım, kendi evime ulaşmak için. Kimse söylememişti. Büyümek zormuş sahiden de. Şimdi çıktığım yolun amacını biliyorum ama. Ellerimde sımsıkı tuttuğum sandığım biliyorum. Bir gece ve bir gündüz sonrasında… Devamını getiremediğim kelimelerim tamamlanacak. Rüya gibi özlemlerime bırakacağım kendimi. Çocuk olmanın gerçekten mutlu ettiği zamanlara teslim ettiğim kendimi. Anlattığımda bana tuhaf bakıyorlar. Evet ben teknolojinin dahi ürünü bilgisayarın dilinden anlayanım. Bilgisayar mühendisi… Oysa ona her baktığımda korkuyorum. Her an her saniye bizden alıp götürdüklerinden korkuyorum. Sağ taraftaki koltukta oturan o küçük çocuğun ellerinde gördüğüm saatlerdir düşmeyen telefondaki oyunlardan korkuyorum. Elleri toprağa değmeden soğuk, metal bir nesnenin oyun komutlarında.
       Güneşi okulda giderken hisseden bir çocukluk. Ben yaz çocuğuyum. Yağmur damlaları birer birer bana hatırlatıyor sanki. Koşturarak nefes aldığımız günleri. Ağaca tırmanırken kanayan dizlerimi ve düştükten sonra kalkışımı. Kalkardım daha güçlü. Annem, babam ve dedem ellerinde bir bezle silerdi kanayan yaralarımı. Yaralarım dahi nefes alırdı. Bilirdim iyileşeceklerdi. Oyunlarımız nefes alırdı. Eller o metalden çok daha canlı oyunlar oynuyordu. Pamuk şekerlerimizle katıldığımız oyunlardı.
         Elif uyumuştu bir süre sonra. Yorgunluk hüznüne karışırken gözleri dayanamamıştı geceye. Uyandığında ise nefes düzeni çoktan değişmişti. Yüzleşmek önce havada başlardı. Aynı havayı solumak düşünceleri yeniden imar ederdi. Kızgınlığını yeniden hatırlamış kalbini tutmuştu. Sorular duygularının gölgesinde kıvransa da ilerlemekten vazgeçmeyecekti. Biliyordu. Dedesinin vefat ettiğini söylemeyişlerine mi kızmıştı yoksa hayattaki tek gerçek oyun arkadaşını kaybettiğine mi… Dedesi çocukluğuydu. İnsan çocukluğunu kaybederse mutlu olabilir miydi? Mırıldandı otobüsten inerken; “çocukluktu tek mutluluğumuz.”  Dedesinin mezarına değil hep koşuşturdukları sahile gitti. Mavi aynı maviydi. Pamuk şekerci Mustafa amca aynı yerindeydi. Birazdan mavi elbiseli bir çocuk ve dedesi geçecekti. Öyle düşünmek istedi. Sayamadığı saatler boyunca bekledi. Neden sonra kalkıp bir pamuk şeker aldı. Gözyaşları durmuyordu artık hıçkırarak korkmadan ağlıyordu. Tıpkı çocukluğundaki gibi. Çocuk ağlardı ya büyük! Ağladıkça ağladı. Durmadı, ta ki…  Omzuna  dokunan bir el gözyaşlarına set olana dek.
“Dede…”
“Elif!”
“Dede, gerçek olduğuna öylesine inanmak istiyorum ki. Gerçekliğin sıkıcı tarafı canımı yakıyor. Hayalsin biliyorum. Ama o kadar çok isterdim ki önce gelebilmeyi. Sana anlatabilmeyi. Sandığım… Onu bir kere açabildim. Her şeyi saklamışsın. Mavi elbisemi, beyaz saç tokamı ve anı defterimi saklamışsın özenle. Sen vermiştin bu defteri bana. Mutlu olduğun anları yaz demiştin.”
       Mutluluk şimdi uzaktan el sallıyor sanki her insana. Oysa bu sandık bana öğretti ki; mutluluk bu sandık. Benim sandığım. Anılarım bu sandıkta kalbim acıdığında, düşlerim kırıldığında bu sandığı açmıştım. Şimdi de öyle. Sen gittin. Düşlerim kırık kalbim çok acıyor. Ne yapmalıyım?”
“Ne yapman gerektiğini biliyorsun bence! Her zaman da bildin. Küçücükken gözlerini kapar etrafını dinlerdin. Zaman sadece insanları değil çevreyi de değiştirir. Şu binalar, çocukluğundaki yerlerden farklı değil mi? Ama bu farklılıklar çoğu zaman insanı yormaz. Bunu unutma. İzle, çocukluğundaki gibi ve sev. Anılarını sevdiğin gibi değişimleri de sev. İnsanlar anılarından çıkmazlar. Bir pamuk şekerci de gördüğün mutluluğu hayatından ayırma.”
“Dede!”
   Tebessüm en güzel ilaçtır kimi zaman. Biliyordu dedesi bir süre sonra kaybolacaktı. Ellerinde düş dünyasının kapılarını açmak için bekleyen sandığı usulca bende varım diyordu. Unutma! Elif yavaşça boynundaki anahtarı çıkarıp çevirdiğinde gözyaşlarına kahkahalar karışmıştı. Eski bir fotoğraf makinesi. Nasıl görememişti? Şaşırmıştı. Yanıbaşından gelip geçen insanların bakışları umurunda değildi. Çocukluk fotoları ve heyecanları. Düş damlacıkları birer denize dönüşüyordu şimdi. Sessizce mırıldanıyordu Elif;
“Pamuk şeker çocuklukları yaşayan çocuklardık biz. Pembe düşleri olan umutla bakan… Şimdi her düş kırıklığımızı zamana atıyoruz.  Sorumluluğu ona yüklemek kolay geliyordu belki de . Biliyorum eskiyi özlemek adı altında çok anımızı özel kılacağız. Anlatacağım çocukluğumu çocuklarıma. Sobalı evlerimizle dedelerimizle, anneannelerimizle, babaannelerimizle oturuyoruz. Ve bir düş anlatılıyor bizlere. Kaf dağının ardındaki masalını aramaya giden cesur insan oluyoruz kimi zaman… Masalın sonunda iyiler kazanıyor. Sonra büyüyoruz salıncaklarımızda en uzağa, en yükseğe yükselmeye çalışırken. Ellerimizdeki oyuncaklarımız değişiyor, uzaktaki yakın oluyor. Ve bir mutluluk düşünde yakın oldukça uzağa düşüyoruz. Pes etmiyoruz.”
          Elif, anahtarı yeniden boynuna taktığında biliyordu. Dedesi ona bir sığınak bırakmıştı. Bu sığınak küçük, gül işlemeli koca bir E harfinde saklı anılar sığınaydı. Pamuk şekerci Mustafa amcadan alabildiği kadar pamuk şeker alıp ilerledi. Parktaki tüm çocuklara dağıttıktan ilerledi. Tıpkı bir merdivenin basamakları gibi birer birer çıkıyordu evine doğru giden yolun basamaklarını. Evininin kapısına uzanan elleri artık kapı ziline uzanabiliyordu. Büyümek aslında bu kadar basit miydi sahiden? Cevapsız soruların yorgunluğuydu büyümek, biliyordu. Aklından geçen yegane cümleydi Tekrar etti. Tüm yorgunluğuna rağmen;

“Anne! Ben geldim…”


(Bugün içimden kendi yazdığım hikayemi paylaşmak istedim; sweek Türkiye programındanda okumak isterseniz beklerim...)


19 Ocak 2018 Cuma

ESİR ŞEHRİN İNSANLARI:YORUM


      Düşünüyorum da 2017 yılının en güzel tarafı okumak istediğim kitaplarımı okumuş olmam. En azından planlarımın bir kısmını kapsayan o parçayı yaptım. 2018 yılı için de okumam gereken kitap köşesi yaptım :) Umarım gerçekleştirebilirim. 
      Kemal Tahir Esir Şehrin İnsanları üçlemesinin ilk kitabı olan Esir Şehrin İnsanları oldukça akıcı bir kitap. Tarih kitaplarına karşı önyargılarımız sıkıcı olduğu yönünde ne yazık ki var. Ancak Kemal Tahir'in usta bir kalem olduğunu kitap bitiminde bir kez daha kabul ediyorsunuz. Serinin üç kitabını da bitirmiş birisi olarak eleştirmek kesinlikle haddim değil ancak yorumlarımı yazmalıyım diyorum. Sadece şu gerçekliğe sığınıyorum. Üçleme kitaplarında kesinlikle ilk kitap sonrası beklentileriniz daha fazla olduğundan beklentileriniz karşılanmayınca biraz üzülüyorsunuz. Epik, destansı son yerine daha durağan aslında ucu açık durumlarla karşılaştım. Güzel alıntılarla altını çizdiğim sayfaları oldu. Aslında duyguları yansıtmak; o duygularla karakterlerin gerçekliğini sorgulamak yerine evet bir yerlerde böyle bir insan var ve ben onunla tanışmalıyım hissini yansıtıyorsa başarılıdan da öte klasikleşmiştir. Esir Şehrin İnsanları da benim için böyle bir kitap oldu.
               "Umudunu yitiren her şeyi yitirmiş olur."
Sıradan ancak altını dolu dolu çizmek gerekilen bir cümle. Umut narin bir çiçektir. Fazla su fazla güneş değil yeterince güneş yeterince su ve düzenli ilgi... Umut olmadan olmaz umutsuz hele hiç olmaz.
       Roman Milli Mücadele yılları ve daha sonraki dönemde yaşanan olayları anlatmakta. İstanbul'un işgali sırasında Türklerin bu işgale karşı olan tavırları üç grupta yansıtılmakta. Her şeyi oluruna bırakan insanlar, İstanbul Hükümeti'nin tarafını tutanlar ve Kuvayı Milliciler... Bu üç grubun olaylara karşı bakış açıları çerçevesinde oluşmaktadır roman. Kitabın ana kahramanı Paşazade Kamil Bey yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle işgal altındaki İstanbul'a dönme kararı sonra yaşanan olaylar; özellikle Kamil Bey'in gel gitlerini anlamak isterken kendinizi karısı Nermin'e kızarken buluyorsunuz. Nermin Hanım ve ailesi (eniştesi ve halası) kuzeni, kızları Ayşe romanın ana kahramanlarından. Kamil Bey İstanbul'u ve Milli Mücadele dönemini benimserken durumdan çıkar sağlamaya çalışanlar; bir haber olanlar kendinizi İstanbul karmaşasında buluyorsunuz.
         "Güldüm bu gülüş benden eziyet gibi geçti." Kamil Bey'i kitabın sonunda yalnızlığı ile baş başa bırakırken devamı nerede demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Yorumlarınızı bekliyorum...

17 Ocak 2018 Çarşamba

HAFTA ORTASI

 
 
 
 
Uzun zamandır yazmak istediğim yazımı bugün yazma fırsatı buldum. Aslında atmam gerekenleri ayırırken çoktan unuttuğum bir ürünü görünce önce yorumumu yazmalıyım dedim. Maybelline age rewind denemek istediğim indirimde bulunca hemen aldığım bir üründü. Öyle ki ne zaman aldığımı dahi unutmuştum. Yağ bezesi problemi oluşturunca korkup hemen bıraktım çünkü. Siyah göz halkaları olan birisi olmaktan çok cildimde makyaj yapmamış anca kullanılan ürünlerle ciltte doğal duran ürünleri çok seviyorum. İnce yapılı ciltte ağırlık yapmayan bir ürün olduğunu söyleyebilirim. Herkesin bu ürün hakkında iyi kötü izlenimleri vardır. Yağ bezesi probleminden önce de memnun kaldığım bir ürün kategorisinde olan bir ürün olmadı çünkü. Transparan pudra ile kullansam da çizgilere dolmasına engel olamadığım gibi aydınlatıcı bir durumu olmadı. Sünger aplikatörü biraz anlamak zor olsa da ne kadar çevirirsem çevireyim ürün çıkmadı ilk sıralar.
 
 
 
 
 
Ablamın tavsiyesi ile ürünün sünger kısmını çıkarıp kullansam da sonuç olarak pes edip kullanmayı bıraktım ne yazık ki.

 
Yağ bezesi problemi ile karşı karşıya kalınca bayağı korktuğumu söylemeliyim. Ne kadar titiz bir şekilde kullansanız da daha sonraki okuduğum yorumlarda bu tarz problemlerin çıktığını okumuştum. Rahatlasam da kullanmayı bıraktıktan sonra yağ bezesi yok olmazsa diye çok korktum. Neyse ki kullanmayı bıraktıktan sonra yağ bezesi yok oldu. Bu korku ile bir ay güneş kremi hariç hiç bir ürün kullanmadım :) Bilmiyorum sizde de böyle problemler oluştu mu ? Ama benim kullanmayacağım ürünler arasında çoktan yerini aldı.
Yorumlarınızı bekliyorum....

14 Ocak 2018 Pazar

ANLAMAK


                      "Sonrası bir büyük sessizlik ki dışı sükut,içi kıyamet..."
Cam Irmağı'ndan alıntılarla başlamak istedim. Kütüphanem özeldir. Kitaplarım benim hazinemdir. Çeyizi kitaplar olan kızlardanım sanırım. :) Benim mutluluğumun kısa özetleri çünkü. Her bir duygunun karşılığı olan kitaplarım vardır. Kimi kitaplarımın defalarca okumaktan yıprattığım sayfaları için üzüldüğüm kimi kitaplarımı bir kez okuyup bir sonraki okumam için zaman tanıdığım bir dünyam... Nazan Bekiroğlu kitapları düz bir okumadan çok; elinize not defteri ve satır satır çizmek için kalem alın bulunduğunuz dünyanın tadını çıkarın. Şunu belirtmem de fayda var ki "Nar Ağacı" kitabının yer bir başka olacak daima. Cam Irmağı Taş Gemi yazarın okuduğum üçüncü kitabı idi. Nazan Bekiroğlu'nun kendisine has bir tarzı var ki sonu nasıl biterse bitsin kitaplarının; hüzün kaplıyor ruhunuzu. Tamamlanmamış eksik olan sayfalar belirli bir süre zihninizde yaşıyor adeta. Sürükleyici bir tarzdan çok durup dinlemek için beklediğiniz duraklar gibi bir sonraki durak gideceğiniz yerin devamı da olabilir; bambaşka bir yer de... Bunu bilerek okumak bence daha güzel. Cam Irmağı-Taş gemi adlı kitabı da yazarın bölümlerden oluşmakta. (247 sayfa)
                              "Her yan Be'ydi şimdi, her şey Be.
                               Be'ye bağlanınca Elif, Elifliğini bildi.
                               Her şeyi Be ile tefsir etti."
Elif’in Be’ye aşkı ile başlayan ilk bölüm sonrası diğer duraklara yolculuk başlıyor. Benimde altını çizdiğim cümleleri;
 
"O kadar çok sevdi ki Elif, Be'yi. Kıyamete değin hiçbir kadının hiçbir erkeği böyle sevemeyeceğinden emindi."
"Peki, zaman her acının ilacı değil miydi?"
Kül Rengi Küçük Kuş ile Mermer Şehir ikinci durak oluveriyor birden sonrası için Mavi Gül Dalı ve kitaba adını veren Cam Irmağı- Taş Gemi nitekim arka kapak;
 
"Taşın boyanmasıydı adet olan, sıra boyamalara geldi. Yontucunun, kullandığı boyalara güveni sonsuzdu. Asırlarca dayanacaklarını, solmayacaklarını, bambaşka renklere dönüşmeyeceklerini biliyordu. Kimi bir deniz kabuğunun, kimi bir çömlek parçasının içinde karıştırdı renkleri. İstese, sonsuz sayıda renk elde edebilirdi. İstemedi. Kimi iç açıcı, kimi kasvet verici, ama hepsi de canlı ve kalıcı renklerle yetindi. Gözlerini karla hiç ovmamış kadınların ülkesinde buz mavisi, yağmur grisi gibi, kar beyazının da olmazdı elbet ama renklerin en zor olanı, kendisinden başka bütün renkleri yutanı, renksizlik kılanı, göz yakıcı çiğ beyaz bile onun duvar resimlerinde yumuşadı, uysallaştı. Hacmini buldu, boyun eğdi, renklerden bir renk oldu. En çok da bir yıldız ırmağının üzerinde akan lâcivert gökyüzünün altında güzel durdu. Çünkü kraliçe her defasında yıldızlı gök altında beyaz bir elbise giyiyor oluyordu.
Yontucu her şeyi üstün bir gerçekçilik duygusuyla tamamladı. Tasvirleri arasında bu gerçekçilikle bağdaşmayan tek sahne, lacivert ırmağın burgaçlı dalgaları arasına saldığı, batacağı ya da yol alacağı zamanın tek anlık aynasından belli olmayan taş geminin üzerine kaldı. Onun da tek yolcusu vardı."
      Tasvirler ve duyguların çözümlenmesi beni oldukça etkilemişti.  Kitabın son bölümüne bir adım kala olan Zeyl: Nihade'nin Beşinci Defteri" İsmi Mansur'du, bir yeniçeri. Gece Yedikule surları içinde. İsminin üzerinden bir iptal serüveni geçti. Siyahtı yeniçeri katibinin kullandığı mürekkebin rengi" cümleleri kalbi yakalıyor.

Gülibirişim tazarrusu ile kitap sayfalar tamamlanıyor yolculuklar değil...

Yazarın şiirsel dili betimlemeleri bir yana kelimelerin ruhunu hissetmek onları görünür kılmak isterseniz okumanızı tavsiye ederim. Kelimelere çok fazla yükleniyoruz onları anlamaya çalışıyor muyuz?
Güzel bir pazar günü geçirmektesinizdir umarım... Yorumlarınızı bekliyorum...

8 Ocak 2018 Pazartesi

BİTENLER

 
 
 
 
 
 
 
Alışkanlıklarınıza bağlı mısınız? Sanırım ben biraz fazla bağlıyım. Anısı olan eşyalarım; atmaya kıyamadıklarım ve unutkanlıklarım. Atmak için ayırdıklarımı da unutuyorum:) Ancak bugün atmak istediklerimi gerçekten atmak için kararlıydım. Belki de 2018 kararlarıdır ! Bitenler bölümü yapmak istiyordum. Öncelikle Sleek kapatıcı ile başlamak istiyorum. Kirli görünmesi benden kaynaklı bir durum değil jelatini açtıktan sonra siyahlığında anlayamadığım bir renk sabitlenmesi oldu. Ufacık bir kapatıcı parçası elinizde kalmışsa bu şekilde lekelenme yaptı dış kısmında. Bunlar fiziki problemler. İndirimden bir anda karar verip almıştım. Pişman olduğum ancak bana iyi bir tecrübe oldu dediğim ürün oldu. Neyse ki çabuk bitti. Yorumlarımı eksiksiz yapabilmek için sonuna kadar kullanacağım kararı ile kullandım.
 
 
 
 
 
Göz çevreniz kuru ise kesinlikle kullanmamız gereken bir ürün ki kullanmadan önce göz çevremi nemlendiren birisi olan bu ürüne hiç anlam veremedim. Kullanım sırasında neredeyse kendi kabında kuruyan bir ürün desem yeridir. Göz altı kullanım sonrası bir parça sürüp yaymak istediğinizde yapamıyorsunuz. Kendisini yaymama izin vermedi. Bu yüzden kat kat devam etmek zorunda kaldım. Bir daha kullanır mıyım? Almayacaklarım arasında çoktan yerini aldı.

 

 
 
Neutrogena visibly clear sivilce temizleyici  istikrarlı bir şekilde kullandığım ürünler arasında artı ve eksi yönleri ile dengeyi kurmak istesem sanırım kendisini nötrlerdi. Yeniden alabilir miyim? Belki... Etkisini bariz bir şekilde hissedemediğim yorumsuz kalan ürünlerden...

 
Yves Rocher ürünleri paraben olmaması nedeni ile kullanmayı tercih ettiğim ürünler arasında. Kimi ürünleri çok sevsem de kimi ürünleri Neden sorusu cevapsızlığında eziliyor. Yoğun nemlendirici parlak kalem ruj da bu cevapsızlık altında... Dudakta fazlalık hissi bir yana renk tercihi sebebi ile ki bu benim yine anlık verdiğim bir karar sonucu evet pembe olsun. Karıştırma yaparım alalım hızlı kararı ile hata yaptığım kanaatine kısa sürede vardım. Kalıcılığı hemen kaybolması bir yana dudaktaki fazlalık hissi rahatsız edici. Denemeden ayrıntılı bakmadan alınmamalı!!!
 

 
BeeBeauty Micellar makyaj temizleme mendili kasa arkası indiriminde oldukça uygun bir fiyata aldığım üründü. Kokusunun rahatsız etmemesi; makyaj temizleme mendilleri arasında bir tık daha yükseltiyor kendisini. Bu ara çok sık kullandım ki ikincisini de yine indirimden yedeklemiştim. Kullanım sonra yıkama jeli ile hemen yüzümü yıkadığımda çok ağır ürünler kullanmamışsam mutlu eden bir ürün oldu. Öncesinde Komili makyaj temizleme mendilini kullanmıştım. Ona kıyasla hafif olmasına rağmen temizleme oranı daha fazlaydı. Başka ürünlere tabi ki bakacağım ancak indirimden alınacaklar arasında bu ürün kendisine yer edinmeyi bildi.
Bitenler bölümünü devam ettireceğim şimdilik iki olumsuz bir olumlu bir nötr ürünle yazımı sonlandırayım :) Sizlerin de yorumlarınızı bekliyorum. Umarım güzel bir gün geçirmişsinizdir.

 
 

6 Ocak 2018 Cumartesi

ZAMANI GERİYE SAR

Kitaplar zamanın hangi kısmında diye sorsalar verecek tek bir cevabım olurdu; onlar zamansızdırlar. Zaman denilen kavrama kendilerini kaptırmadan var olmaya çalışan bu dünyadan ayrı paralel dünyalar... Küçük Prens gerçekten de çocukken okuduğum hafızamda yer edinmeye bir kitaptı. Benim zamanımda kaybolmuş bir kitap. Kıyas yapmayı sevmem ancak Çocuk Kalbi kitabının karakterleri okurken yaptığım yorumlar hala hatırımda. Demek ki kalbime gerçekten dokunmuş. İnsan kalbine dokunan sözcükleri zamana karşı bir galibiyet yaşamışçasına unutmuyor. Bu yaşlarda daha çok anlıyor insan. Belki de insanlarla iletişimimizde sözcüklerime bu yüzden daha bir özen göstermeliyiz. Önemsiz kırıcı olduğunu anlayamadığımız sözler yaralar açabilir. Gelelim Küçük Prens kitabına... Çok sevdiğim bir arkadaşım 2018 yılının bana uğur getirmesi dileğiyle bana hediye almış. Kitap hediyeleri benim için daima özeldir. Görünce gayriihtiyari gülümsemişim. İkinci şans verilmesini öğretiyor hayat dercesine...
Bu kitap bir çocuk kitabı değil onu anladım. Büyükler içinde yazılmış evet kanaatinde değilim. Bu kitap zamanda kaybolmuş hatırlamak istediğimiz belki de pişmanlıklarımızla yüzleşmek için nazik bir hatırlatma. Büyümek demek artan sayılarla baş etmeyi öğrenmek demek aslında ve bu tür kitaplarda bu öğrendiğimiz alışkanlıklarımıza birer ayna sanki.
"Onun nerden geldiğini anlamam uzun zaman aldı. Bana pek çok soru soran Küçük prens, ona sorduğum soruları hiç duymuyordu sanki. Dedikleri de şans eseri yavaş yavaş çözüp anlayabildiğim sözcüklerdi..."
"Gökyüzüne bakın ve kendinize; "Koyun çiçeği yedi mi, yemedi mi? diye sorun. İşte o an her şeyin nasıl değiştiğini göreceksiniz.... Ve hiçbir büyük, bu meselenin ne kadar önemli olduğunu anlamayacaktır!"
Kitaptaki güzel alıntılardan... Küçük Prens'in yolculuk yaptığı gezegenlerden hangisindeyiz veyahut son durağı olan bu karşılaşmadaki hangi ikilemin insanıyız? Kim bilir küçük Prens bizde olabiliriz. Kendimce bende notlar almıştım; büyümeyi ciddi olmak zannediyoruz. Çocuk kalmamalı dengeyi hayatın ciddi tarafında tutmalıyız gibi... İşimiz olmayabilir; yokluklarımızın farkında da olmayabiliriz ki artık günümüzde duygu yoksunluğu çekiyoruz bence... Gülümsemeyi; çocukları dinlemeyi unutmamalıyız. Hayatın onca ciddi yükümlülüğünü sırtımıza alırken ruhumuzun bir köşesinde varlığını korumaya çalışan o küçük çocuğu yalnız bırakıyoruz. Oysa o çocuk tarafımız meraklı; hayalperest ve inançlı... Daha çok gülebileceğimize mutlu olabileceğimize olan inancı daima korunmakta. Alışkanlık rutininden uzakta güneşin batmasını beklemekte. Akşamın tonlarının hayranlığında saati unutmakta.
Gülümsemeyi unutmayalım. Aynadaki gördüğümüz benliğimize; gün aşırı gördüğümüz ancak tanışmak için çaba harcamaktan kaçındığımız o tanıdık yüzlere! gülümsemekten ve  "Nasılsın?" sorusunu sormaktan kaçınmadan bugünün güzel biteceği umudu ile gülümseyelim...
Olmaz mı?...