şeker portakalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şeker portakalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2018 Pazartesi

ÇOCUKLUK ANIMSAMASI

ŞEKER PORTAKALI
 
Çocukluğunuza etki eden kitaplar var mı? Ara ara anımsadığınız, kelime kelime olmasa da tüm hikayeyi unutmayı bırakın hikayenin devam ettiğini düşündüğünüz hikayeler... Kemalettin Tuğcu romanlarıyla büyüyen birisi olarak anımsamakta zorlanmadığım hikayeler var. Üzerinden kaç zaman geçerse geçsin büyüme periyodunda okumak için sözler verdiğim hikayeler.
Şeker portakalı kitabını çok uzun zaman önce okumuştum. Öyle ki ilkokulda olduğumu (kütüphanecilik kolu sağ olsun  :) ) okuduktan sonra çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Acıyı betimlerken kelimelerin gücünden ziyade duyguları tanımlayan yazarlara daima saygı duymuşumdur. Duygular sahicidir, akıl ışık tutar ama ilerlememizi kalp sağlarmış. Kalbim demek ki anılar durağında bir nefeslik mola vermiş. Öyleyse yorumlamalarıma geçeyim;
Önceden okuduğumu unuttum dedim; o anki üzüntümü kelimelerin gerçekliğe olan saf dokunuşunu ki öncesinden değil şimdisini kıstas almak için.
Şeker portakalı yazarının(Jose Mauro de Vasconcelos) deyimiyle günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü olan aslında Zeze'nin kendince olan dünyasına gözlemci olarak değil bizzat katılıp, yorum yapacağınız hatta ağlamaktan çekinmeyeceğiniz bu hikaye oldukça anlamlı bir kitap. Zeze küçük bir çocuktan çok daha fazlası. Çocuk masumiyetinin öğrenme açlığında vazgeçmeyen ve aslında dünyanın hikayesine inanan bir çocuk olan Zeze; oldukça fakir bir ailede büyümeye çalışan yalancı yaşı altı aslında beş yaşında olan vaftiz babası şeytan olduğu söylenildiğinde dahi alışmış. Farklı olmanın, hayatı hissetmenin, öğrenmenin öğrencisi olmayı benimsemekten çok ruhunda yaşattığı için ailesi tarafından sık sık cezalandırılan buna rağmen ayakta kalmayı başarması hayranlık uyandırıcıydı. Dedim ya çoğu yerde bir hikaye olduğunu unutup sıklıkla müdahale etmek Zeze'nin başını okşayıp tüm sıkıntılar geçecek demek istedim. Kemalettin Tuğcu romanlarındaki gibi, karakterler ne kadar acıyı yaşasalar da sonunda mutlu sona kavuşurlardı bunu hak ederlerdi. İşsiz bir baba neredeyse 7/24 çalışan bir anne sırasıyla bir sürü kardeş; merhameti anımsamayan öğretiler... Zeze'nin yolculuğunda onun küçük kardeşine oluşturduğu dünyayı okurken gülümseyecek ablası Gloria'ya aslında mantıklı düşünen sensin diyeceksiniz. Babanın işsiz olmasına değil de kağıt oynamaya gitmesini paragraflarda gördüğünüzde "yahu adamla" başlayan cümleler kuracaksınız. En azından benim için böyle idi. Şeker portakalına gelince her altı ayda bir ev değiştirmek zorunda kalan bu ailenin son olarak taşındığı evde çocukların bahçeyi görür görmez ağaç kapma yarışında Zeze'ye ark bahçedeki portakal ağacı fidesi kalır. Zeze üzülürken Gloria onu cesaretlendirir ve mucizesini okurken bağlanma hissini anlayışla karşılarken bulacaksınız kendinizi. Zeze sırasıyla bir sürü şey yaşarken kendimi notlar alırken buldum. 
 
"Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve hüzünlü kişiler"
 
"Kimseden hiçbir şey bekliyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum." Bu cümle günümüze uzanan bir hayal kırıklığı gibi. Beklentiler insanı yaralar demekten kendimizi alamasak da sevgi denilen o bağ istemsizce bir anlayış bekletiyor. Kelime sarf edecek gücümüz kalmadığında anlayan insanların çevremde olmasını ben de isterdim. Herkes ve her şey sanki uzun paragraflarla açıklama bekler gibi gözükse de önceliği kendi bencilliklerine ayırıyorlar.
Herkesi anlamaya çalışan Zeze... Ailesi tarafından anlaşılamayan o kadar küçük olmasına rağmen düşünceleri, hal ve hareketleriyle adeta büyüklere siz büyükseniz ben böyle kalayım büyümeden dedirten vicdanı tertemiz olan küçük çocuk... Herkes seni okumalı. Hayatında yer alan tüm figürler bir yana seni anlamaya çalışmalı. Elime aldığım ilk andan itibaren uyku yüzünden yarıda bırakıp ertesi sabah hemen okumaya kaldığım yerden devam ettiğim bittiğinde ise üzüldüğüm bu kitabı okumanızı tavsiye eder şuraya küçük bir alıntı bırakarak yorumlarınızı beklerim;
"Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın yüreğini paralayan ve sırrını kimseye anlatmadan birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbürüne çevirme cesaretini bile yok eden şeydi"